Ülkemizin kelebek etkisi yaratan sanatçılarından Tan Sağtürk


Konservatuvar eğitiminden sonra, yaklaşık 2500 temsil verdiği Fransa Devlet Balesi’nin ilk ve tek Türk sanatçısı oldu. Dans ve koreografi alanlarında pek çok ödül kazandı. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ndeki başarılı çalışmalarının ardından Güneydoğu’da Cumhuriyet tarihinin ilk bale okulunu açmak gibi cesur adımlar attı. Bale ve dansı tüm ülkeye daha iyi tanıtmak için neredeyse her yıl en az bir okul açtı ya da girişimci okullara her türlü desteği sağladı. Bu okullarda yetişen öğrenci ve eğitmenleriyle geleceğimizin sanat iklimine yön verdi.

Bale sanatçısı, koreograf ve eğitimci Tan Sağtürk, birçok başarı sığdırdığı sanat hayatında 40. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Her anlamda başlattığı kelebek etkisiyle takdir toplayan sanatçı ile mesleği, eğitimciliği ve sosyal sorumluluk anlayışını kapsayan hoş bir sohbet ettik.

“Ülkeme ve mesleğime hizmet etmekten gurur duyuyorum”

Bu yıl 40. sanat yılınızı kutlayacaksınız. Kurduğunuz akademi de 20. yaşına giriyor. Neler hissettiriyor bu yolculuk?

Heyecanımı tarif etmekte zorlanıyorum çünkü çok verimli bir yolculuktu ve pek çok güzel meyve verdi. 10 yaşında baleye başladım. Konservatuvar eğitimimden sonra Fransa’da uzun yıllar çalıştım. Baleyi aktif olarak belli bir yaşa kadar yapabilirsiniz. Dolayısıyla 30'lu yaşlarımda başka ne yapabilirim diye düşünürken Avrupa'da edindiğim tecrübeyi ülkemin çocuklarıyla paylaşmak istedim. Fransa’da kalabilirdim çünkü talep etmemiş olmama rağmen vatandaşlık vermişlerdi ama ülke özlemim ağır bastı. İyi ki de dönmüşüm. Yurt dışında eğitim alıp çalışan gençlere de tavsiyem, eğitim ve deneyimlerini ülkelerine katma değer sağlamak için kullanmaları. Kökümüze ve toprağımıza her koşulda sahip çıkmalıyız. Ben de bu bilinçle ülkeme dönerek Devlet Opera ve Balesi'nde bir süre çalıştım. Sonra da akademimi kurdum.

Dolayısıyla bu yıl benim 40., akademimizin de 20. yıl dönümlerini kutlayacağız. Yolculuk o kadar uzun ve bir o kadar da kısaydı. Hiç soluklanmadan binlerce öğrenci yetiştirdik, onlarca projeye imza attık. Her birinin nasıl projelendirilip uygulandığı ve neler hissettirdiği üzerine kitaplar yazılabilir. Tarif etmekte zorlanıyor insan. Ülkeme ve mesleğime hizmet etmenin verdiği gurur ve tatmin duygusu olarak özetleyebilirim.

Bu sene sizin için büyük heyecanlar söz konusuydu. Kapalı gişe sahnelenen “Troya” operasında Hektor rolüyle sahnelere geri döndünüz. Sonra da özel bir projede Atatürk’ü canlandırdınız. Önce Troya’dan bahsedersek, bu eser sizde nasıl izler bıraktı? Bolşoy’da da sergilenen bu eserin ülkemiz açısından önemi neydi?

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Murat Karahan ve Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy büyük prodüksiyonlu etkinliklere her anlamda destek veriyorlar. Opera ve balenin birlikte sergilendiği “Troya” da bunlardan biri. Her anlamda özel bir prodüksiyon oldu ve çok ses getirdi.

Bu eserin Bolşoy gibi, balenin mabedi olan bir yerde sergilenmesi, her iki ülkenin devlet başkanlarının izlemesi, sahnelendiği her temsilde dakikalarca ayakta alkışlanması müthiş bir şey. Bu proje tüm dünyaya Türkiye’nin zengin sanatsal derinliğe sahip kadrolarının neler yapabileceğini kanıtladı. Sadece sahnedeki sanatçıları kastetmiyorum. Koreografisi, müziği, dekoru, kostümleriyle tüm dünyaya gövde gösterisi niteliğindeydi.

Bu prodüksiyonları hazırlayan sanat kadroları kendilerini kanıtlama imkânı buluyorlar. Bu durum hem bakanlıklar hem de konservatuvarlar düzeyinde başka güzel projelerin önünü açıyor. Bu sürecin parçası olmak gurur verici.

Öte yandan Türkiye’deki her temsilin kapalı gişe başarısı yakalamasını ayrıca önemsiyorum. Çoğu ebeveyn olan izleyicilerin bu denli ilgisini çekmeyi başardığınız zaman çocukların sanata ilgisi de artıyor çünkü çocuklarına örnek oluyorlar, onların sanat eğitimi almaları için cesaretleniyorlar. Dolayısıyla Troya ve benzeri eserlerin yıllarca sürecek bir kelebek etkisi başlattığını düşünüyorum.

Atatürk’ü canlandırdığınız “1919-Bitmeyen Yolculuk” da bu yıla damgasını vurdu. Böyle bir eserin ortaya konma sürecinden bahsedebilir misiniz?

Atamızın Samsun’a çıkışının yani Millî Mücadele’nin 100’üncü yılı dolayısıyla, 19 Mayıs’ta Samsun’da sahnelenmek üzere Kültür Bakanlığı tarafından hayata geçirilen dev bir prodüksiyon. Devlet Opera ve Balesi, Devlet Korosu ve Devlet Halk Dansları Topluluğu’ndan 600 sanatçı ve 500 kişilik gönüllüler ekibi çalıştı. 1300 kostüm hazırlandı. Son derece zekice hazırlanmış bir koreografi ve dekor ile sahnelendi.

Son zamanların en etkileyici sanat olaylarından biriydi. Bunu sadece bir bale sanatçısı olarak değil, koreograf ve sanatsever olarak da söylüyorum. Ekip o kadar profesyoneldi ki, konservatuvarlarda ders olarak okutulabilecek bir projeydi. Dekorun her santimi, senaryonun her kelimesi, müziğin her notası, koreografinin her hareketi en ince detayına kadar düşünülmüştü. Tüm ekip meslek hayatları boyunca bu güzel işi çıkarmak için çalışmış gibiydi.

Sanırım bunda milli duyguların da etkisi var. Atatürk ve çevresindeki tüm vatanseverlere duyduğumuz vefa borcuyla hazırladık bu gösteriyi. İzleyiciler de öyle izledi. Gösteri sonrası karşılaştığımız insanlar sanki Atatürk’müşüm gibi bakıyorlar ve konuşuyorlardı. Çok hoş bir anıyı paylaşayım: Gösteri sonrası rol arkadaşlarımla sohbetimizi görüntüleyen bir izleyici sosyal medyada “Atatürk ve silah arkadaşları” diye paylaşım yapmıştı. Gerçekten de orada Tan Sağtürk’ü görmüyordu, minnettar olduğu bir vatan kahramanıyla yan yana hissediyordu kendini. 100. yıl ruhu işte bu…

Peki siz bu esere nasıl hazırlandınız?

Gösterinin en iyi biçimde sergilenmesi için alanındaki en profesyonel ekiplerle çalışıldı. Beni de çok profesyonel bir ekip hazırladı. Bakışından beden diline kadar Atatürk'e benzeyebilmek için uzun süre inceleme yaptım. Çok başarılı bir makyaj uygulandı. Açıkçası ben bile Atatürk'e görünüş olarak bu kadar benzeyeceğimi düşünmüyordum.

Rolümü içselleştirmek, Millî Mücadele şartlarını ve ruhunu derinlemesine hissetmek için birçok kitap ve belge okudum, belgesel izledim. Atatürk Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan Samsun'a giderken 72 saat uykusuz kalmış. Ben de çekimlere 72 saat uykusuz kalarak başladım.

Atatürk gibi birini canlandırmak neler hissettirdi?

Çok büyük bir sorumluluktu benim için. Kültür ve Turizm Bakanlığı teklif getirdiğinde büyük heyecan ve gururla kabul ettim. Hiçbir maddi talepte bulunmadan, sadece ruhumu ortaya koyarak yer aldım projede.

Samsun'da sahne üzerindeyken çok duygulu anlar yaşadım. Öyle etkileyici bir müziği var ki ağlamamak için insan kendini zor tutuyor. Bu gösteride Millî Mücadele günlerini hatırlatmayı, millet olmanın önemini ve o ruhu anlatmayı hedefledik. Bu ruha günümüz koşullarında çok ihtiyacımız var.

Halkımız da çok beğendi. Geri dönüşler inanılmazdı, hâlâ yankıları sürüyor. Gerçekten dünya çapında çok etkileyici bir prodüksiyon ve bunun devamı da gelecek. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin yıl dönümlerinde yeniden sahnelenmesi planlanıyor.

“Kurduğumuz akademi, kar topu gibi büyüyen bir etki yaratıyor”

Bu başarıların kaynağına dönmek istiyorum. Konservatuvar eğitiminden sonra dünyanın en prestijli kumpanyalarından davet alarak seçiminizi Paris’ten yana kullandınız. Fransa’da sanatınızı icra edebilmenizi sağlayacak “Ömür Boyu Kontrat”a sahiptiniz. Hatta orada bale eğitmenliği yapma, okul açma, grup kurma hakkınız vardı. Buna rağmen siz bu hedeflere ulaşmak için kendi ülkenizi seçtiniz. Hiç pişman oldunuz mu?

Pişman oldum diyemem ama zorlandığım, kendimi yalnız hissettiğim zamanlar oldu. Yine de işim söz konusu olduğunda sonuna kadar gitmeyi tercih ettim.

Tabii ki Türkiye’de Avrupa’dakinden çok farklı bir süreç yaşadım. Ülkemizin özeleştirisini yaparsam, burada bazı meslekler çok derine inemiyor. Bir sanatçı kendi dalında çalışmalar yapmanın yanında, branşını tanıtmakla da yükümlü oluyor. Özellikle popülerden ziyade sahne sanatlarıyla uğraşıyorsa...

Öte yandan Türkiye’de bale gibi bir sanat dalında tanınıyor olmak özel bir durum. Bu durum Türkiye çapında okullar açarken son derece yararlı oldu. Konservatuara giren öğrencilerin büyük bölümünün bu okullardan çıkıyor olması mutluluk verici. Bu yüzden ülkeme ve kendime uzaktan baktığımda bıkkınlık noktasına yakın dahi değilim; dolayısıyla pişmanlık da duymuyorum. O kadar uğraşın sonunda ortaya çıkan iş imza niteliği taşıyor ise bu büyük gurur ve mutluluk kaynağı.

Yıllar içinde tüm ülkeye yayılan okullarınızda sadece öğrenciler değil eğitmenler de yetişiyor. Bu kurumun ülkemizin sanat iklimine neler katacağını gözlemliyorsunuz?

Yirmi yıl önce çok güçlü bir ekiple Tan Sağtürk Akademi’yi kurduk. Binlerce öğrenci yetiştirdik, 20 binin üzerinde mezun verdik. Hatta bazı mezunlarımız akademimizde eğitmen kadromuza katıldılar ve kendi öğrencilerini mezun etmeye başladılar.

Tek çatı altında bale, dans, müzik eğitimi veren, bu kadar çok şubesi olan Avrupa’nın en büyük özel akademisi haline geldik. İstanbul’daki dokuz okulun yanı sıra Türkiye çapında okullarımız var. Bu okulları franchising ile değil, merkezi olarak yönetiyoruz. Tüm okullarımızda şu an yaklaşık 14 bin öğrencimiz var. Ayrıca Anadolu’nun birçok kentindeki okullara destek veriyoruz. Bunlardan ikisi de İzmit ve Sakarya’da.

Yani hayatlarına dokunduğumuz öğrenci sayısı inanılmaz. Bu çocukların çoğu belki profesyonel sanatçı olmayı seçmeyecekler ama çok sağlam sanatsever olacakları kesin. Çünkü bale ya da dans eğitimi alırken müziğe de kendilerini bırakmak zorundalar. Bedeni eğitirken müzik kulağını da eğitiyoruz. Estetik bir duruş kazanırken, sanatın evrensel estetiğine de vakıf oluyor bu çocuklar. O sürecin çok önemli parçaları olan veliler de içlerindeki sanatseveri yeniden keşfediyorlar. Bu kar topu gibi büyüyen bir etki yaratıyor elbette. Sanatla büyüyen bu çocukların yetişkinlik döneminde ülkemize katabileceklerini düşünmek müthiş heyecan uyandırıyor bende.

Peki verdiğiniz eğitimle konservatuvar eğitimi arasında nasıl bir fark ya da bağ var?

Okullarımızda MEB’e bağlı kurs programcılığı yapıyoruz. Kurs programcılığının görevi ülkemizdeki değerli konservatuvarların alternatifi olmak değil. Kurslar öğrenciye okul saatleri dışında haftada 5 gün bile eğitim verse donanımlı konservatuvarlar kadar ders yüklemesi yapamazlar. Profesyonel meslektaşlarımızı yetiştirmek konservatuvarların görevi. Bizler ise yetenekli ve istekli öğrencilerimizi bu değerli kurumlara göndererek alt yapılarını oluşturmak zorundayız.

Öte yandan, nitelikli eğitmenlerle çok yönlü bir program uyguladığımız için haftada sadece 1 saatlik eğitimden geçen çocuklarımızın bir senede nasıl güzel performanslar sergilediklerini görünce bazen ben bile hayrete düşüyorum. “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adını verdiğimiz yıl sonu gösterilerimizde çocuklarımız kocaman salonları dolduran seyircinin karşısına çıkıyorlar. 5 yaşında olan da var, 17-18 olan da. O sahneye çıkıp bale ya da dans icra etmeye başladıklarında başardıkları şeyin henüz farkında bile değiller. Ama eğitmenler olarak biz ve tüm velilerimiz o gelişim sürecini heyecanla takip ediyoruz.

Bu süreci ve kazanımları sadece yetenekle açıklamak yetersiz. Hepsi sanatla yoğrulmaktan o kadar mutlular ki… İki yıldır #EnMutluOlduğumYer sloganını kullanıyoruz ve bunu çocuklarımız buldular.

“Sanat insanın hayata bakış açısını değiştiriyor”

Sizin bir hedefiniz var: Genç Türk Balesi kurmak. Bu hedefe giden yolun neresindesiniz?

Az önce bahsettiklerim, bugüne kadar kurum olarak attığımız adımların sadece birkaçıydı. Evet, geriye bir şey kaldı: Profesyonel dansçılardan oluşan Genç Türk Balesi’ni kurmak. Amacım bir bütün oluşturabilecek nitelikte dansçıları bir araya getirmek. Ancak Türkiye ekonomisi iniş çıkışlar yaşarken bu hedef için büyük sübvansiyon gerekiyor. Sponsorlar da kriz yüzünden tedirgin. Gerçi ben bir sanatçı olarak kimsenin kapısını çalmadım, bana gelmelerini bekledim. Ama bu hedefe bir gün mutlaka ulaşacağım.

Baleyi Türkiye’de eksikliği hissedilecek konuma taşıyabildiniz mi?

Bale Türkiye’de tamamen yok olsa bile, eksikliğinin yakın vadede hissedileceğini düşünmüyorum ne yazık ki... Çünkü altı henüz o kadar doldurulmuş değil. Ama uzun vadede ülke olarak bu eksikliği yaşarız. Bu tip ağır sahne sanatları bir ülkenin duruşunu oluşturan unsurlardandır. Diğer bütün popüler sanat dalları bu merkezden doğar. Verdiği disiplinin ötesinde, üzerine kitaplar yazılacak kadar çok katkısı var klasik bale ve dans eğitiminin… Örneğin yan yana elli kişi, birbirlerine değmeden senkronize dans etmek zorundadır. Bu, hayata bakış açısını değiştiriyor insanın. Bunun üzerine ne koyarsanız koyun...

Balenin dünya çapında saygı duyulan bir sanat dalı olmasını toplumla olan etkileşimine bağlayabiliriz o halde.

Tabii. Gün geçtikçe daha çok hayranlık duyduğumuz Atatürk bunun farkındaydı. Türkiye savaştan yeni çıkmışken, birçok zorlukla mücadele edilirken konservatuvarı kurdu, bale bölümü açtı. Neden yaptı acaba bunu? Düşünmek lazım.

Peki bale bir meslek olarak görülüyor mu? Aileler bu sanatı profesyonel olarak sürdürmek isteyen çocuklarını destekliyor mu?

Bu soruya benim dışımdaki insanlar cevap verebilir çünkü ben işin merkezindeyim. Sadece şunu söyleyebilirim; aileler giderek bilinçleniyor. Hatta erkek bale öğrencilerimizin sayısı artıyor. Bunu kat ettiğimiz yoldaki bir başarı kriteri olarak görebiliriz.

Okulunuzda klasik bale ve çeşitli dans branşlarının yanı sıra müzik eğitimi de var. Dolayısıyla oluşturduğunuz bu yapıya yalnızca bale ve dans okulu demek eksik kalabilir.

Evet çünkü sanatın bağlantılı kolları birbirlerini destekler. Örneğin bale, piyanoyu yardımcı ders olarak koyar çünkü piyano öğrenciye müziği algılamasını, kompozisyona uygun çalmasını, orkestra partisyonundaki bütün notaları okumayı ve solfeji öğretir. Müziği iyi bilmeyen bir dansçı nasıl başarılı olabilir ki?

En çok çalıştığımız kompozitörlerden biri Çaykovski. Bugün yaşasaydı benim kadar bilebilir miydi kendi müziğini? Zannetmiyorum... O birkaç aylık çalışmayla eserini yazdı ama biz onun eserini ameliyat ettik. Çaykovski’nin her türlü yorumunu, hangi ruh haliyle, ne şekilde çalınacağını biliyorum; eserlerini gözüm kapalı nota nota dökebilirim. “Çaykovski’nin Müziğini Ondan İyi Tanımak” diye kitap yazmak gibi bir şey.

Dolayısıyla bu, dansınıza doğrudan yansıyor.

Tabii. Ruhla dans ediyorsunuz sonuçta. Tüm o teknik eğitimden sonra, seyirciye bir saat boyunca, ağzınızdan bir cümle dahi çıkmadan hikâyenin anlatılmasını sizin ruhunuz sağlıyor.

Bu nedenle her dansçının yorumunun farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hatta her dansçının her günü farklı olabiliyor. Çok kritiktir gösteriler. Kalbiniz tavana vurur heyecandan ama bu seyirciden korktuğunuz için değildir. Arka planda öyle bir prodüksiyon var ki seyirci zaten alkışlayacak sizi. “Bugün benim yorumum nasıl olacak” sorusu heyecan verir daha ziyade. Sahneye çıkmadan bilemiyoruz nasıl yorumlayacağımızı.

“Sosyal sorumluluk hikâyelerimiz çok birikti”

Orhan Gencebay’ın “Bir Teselli Ver” eseriyle dans ettiniz. Baleyi arabesk ile sentezlediniz. Aynı koreografiyi Bach’ın Air eseriyle de sergilediniz. Bu çalışmalarda vermek istediğiniz mesajı Gözden okuyucularıyla da paylaşabilir misiniz?

Mesaj çok netti: Bale sadece “bir” kültürün değil “evrensel” kültürün parçası. Bugün sergilenen çoğu dansın temeli baleye dayanıyor. Örneğin Jazz Dans, Street Jazz, Modern Dans ve dahası… Biz de okullarımızda klasik balenin türevleri olan bu dansların eğitimlerini veriyoruz. Balenin insan bedenini olduğu kadar ruhunu da esnettiğinin, özgürleştirdiğinin kanıtıdır bu. Baleye olan önyargıları parçalamak için kendi kültürümüzden bir dayanak buldum ve yine sözlerle değil dans ederek mesajı en vurucu haliyle ülkemle paylaştım. Hâlâ konuşulduğuna göre amacıma ulaşmışım.

Sosyal sorumluluğa önem veren bir sanatçısınız. Ama sizi basında bu çalışmalarınızdan bahsederken pek görmüyoruz.

Hem bireysel anlamda hem de akademimle birlikte birçok proje üretiyor ya da parçası oluyoruz; karşılık beklemeden neler yapabileceğimizi düşünüyoruz. Sosyal sorumluluk hikâyelerimiz çok birikti ama yaptığımız çoğu şeyi göstermiyoruz, göstermek niyetinde de değiliz. Sosyal çalışmaları biraz daha fanusta tutmak istedim çünkü benim için çok önemliydi.

Örneğin Olağanüstü Hal Bölgesi iken postallarımızı giyip Diyarbakır’a gittik. Oradan arabayla Mardin’e geçerken defalarca durdurulurduk. “Orada okul açma” diyenler çok oldu. İnat ettim, açtım. Şehir halkı tarafından kabul gördük. Ben bir Güneydoğu Anadolu çocuğu değilim ama kendimi orada büyümüş gibi hissediyorum. Bu bölgede açtığımız okulları reklam aracı olarak kullandığımız düşünülsün istemedik. Artık rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü bu okulları yıllar önce açtık ve yollarına kendileri devam ediyorlar.

Peki basının kontrol altında olduğu olağanüstü hâl döneminde, sosyal medyanın var olmadığı bir ortamda yöre halkına nasıl ulaştınız?

Ortaokul, lise ve üniversitelerde konferanslar düzenleyip hedeflerimizden bahsettik. Devlet Balesi ve diğer grupları oraya götürüp sıkıcıdan ziyade, seyirciyi içine çeken eserlerle dans ettirdik. Ondan sonra insanların tek bir sorusu oldu: “İsminizi koyacak mısınız, kendiniz de gelecek misiniz?” Ben de “zaman gösterecek” dedim. Ameliyat sürecime kadar sıklıkla gittim. Sonra şunu fark ettim ki kendi ayakları üzerinde duran okullar kurmuşuz. Yine ara ara gidiyorum ve yıl sonu gösterilerine katılıyorum. Şu anda Diyarbakır beni çağırsın, iki elim kanda olsa giderim.

Sosyal sorumluluk anlayışınızı başka projelerinizde de görüyoruz. Örneğin belgeseller…

Evet, ulusal ve uluslararası belgesel projelerine hiç hayır demedim. Yabancı televizyonlar çok güzel programlar hazırladı. Türkiye’de de CNN Türk “Bale Anadolu” diye bir belgesel yaptı. İz TV ile “Dansın Şehirleri” adlı belgesel serisi hazırladık. Öğrencilerimle birlikte Paris, Berlin, Prag, Viyana, St.Petersburg gibi dünya dansının başkentlerine yolculuk yaptık; bunlar televizyon ekranlarına yansıdı. Yine İz TV ile hazırladığımız “Anadolu Dansı” belgesellerinde güzel bir ekiple ülkemin topraklarını karış karış gezdik; folklorik figürlerin, hikâyelerin, destanların izinde Anadolu halk danslarının haritasını çıkardık. Bunlar dijital platformlarda hâlâ ilgiyle izleniyor.

Bir diğer sosyal sorumluluk projeniz de kitaplarınız. Doğan Egmont’tan çıkan Kuğu Gölü, Fındıkkıran, Don Kişot, Uyuyan Güzel gibi çocuk kitapları baleyi tanıtmak açısından çok önemli.

Beni son derece mutlu eden çalışmalar oldu bu kitaplar. Çaykovski’nin unutulmaz eseri “Kuğu Gölü”nün hikâyesinin halk tarafından pek bilinmediğini fark edince bu kitapları hazırlama fikri doğdu. “Ada Bale Gösterisinde” serisi müzikli ve sesli kitaplardan oluşuyor. Kızım Ada’nın adını verdiğimiz kahraman, klasik balenin önemli eserlerinin sahnelenme çalışmalarını takip ederken, bir çocuğun diliyle hem eserin hikâyesini anlatıyor hem de sahnelerin nasıl hazırlandığı konusunda çocuk ve yetişkin okuyuculara bilgi veriyor. Çizeriyle editörüyle muazzam bir ekip çalışması sonucu ortaya başucu niteliğinde bir seri çıktı. Gurur duyuyorum.

Doğa aşığı sanatçılardan olduğunuzu biliyoruz. Ağaç işleme konusundaki hünerinizi buna bağlayabilir miyiz?

İzmir’in yemyeşil doğasında büyüme şansım oldu. Yaşadığım diğer kentlere de o doğanın izlerini taşımak ihtiyacını hissettiğim için olsa gerek ahşap işlemeye merak saldım. Evimin bahçesinde çocuklarım için bir oyun evi inşa ettim. Çocukluğumda bir ağaç evim olmasını çok isterdim. Her detayını özenle çizdim ve bodrum katındaki marangozhanemde tüm oymalarını ellerimle yaptım. Oyuncak evin yanında salıncak da olmazsa olmazdı. Çocuklarımın doğanın içinde babalarının onlar için yarattığı bu dünyada benim gibi doğa aşığı olacaklarını umut ediyorum.