GÖRMEK:OLAĞANDIŞI PERSPERKTİF


“Dahi” Anlamındaki Albert Einstein

Kimse Alman İmparatorluğu’nun Ulm kentinde dünyaya gelen Yahudi asıllı bir ailenin en amiyâne tabirle “Geri zekâlı” olan, iki sayıyı bir araya getirip toplamayı bile beceremeyen, çarpım tablosunu bırakın ezberden saymayı, çarpma işleminden bile haberi olmayan çocuğundan, insanlığın gördüğü en görkemli beyinlerden biri olmasını beklemezdi. Ama Albert Einstein, yaşadığı bu eşsiz ömrü tamamladığında, ardında olağan dışı bakış açısının ürünü olan 300’den fazla bilimsel makale ve 150’den fazla bilim dışı çalışma bırakarak yalnızca onun gerçekten geri zekâlı olduğuna inanan birkaç kişiyi haksız çıkarmayı başarsa da ona inanan milyonları kendine hayran bırakarak aramızdan ayrılmış oldu. İleri Fizik’te çığır açan çalışmalarıyla bugünkü uzay çalışmalarına ışık tutan Einstein, özel görelilik ve genel görelilik kuramlarıyla iki yüzyıldır Newton mekaniğinin hakim olduğu uzay anlayışında bir devrim yarattı. Bugün çoğu bilim insanı, bilimsel sonuçlara deneysel yollardan ulaşırken, Einstein tamamen matematik hesaplamaları ve denklemlerini kullanıyordu. Kullandığı tüm hesaplamalar ve denklemler sonucu ulaştığı sonuçlar sonradan deneysel olarak defalarca doğrulandı. Meşhur E=mc2 denklemiyle nükleer teknolojinin önünü açan Einstein, bugün, neredeyse hayatımızın her alanında karşılaştığımız her şeyde bir iz bırakmıştır.

Ufak bir bilgi: Einstein sözcüğü “dahi” ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Varoluşun Takipçisi Aristoteles

O, insanların gördüğü sıradan şeylerin içindeki ışığı görebilen ya da başka bir deyişle insanın ve doğadaki tüm canlıların yaratılışındaki sır perdesini aralamak isteyen bir “deli” idi. Dünyada onu ilgilendiren tek şey doğaydı. Milattan önce 385’te, günümüzde Athos tepesi olarak adlandırılan tepenin yakınlarında ufak bir Makedonya kenti olan Stageira’da, Makedonya kralı II.Amyntas’ın hekimi olan Nikomakhos’un oğlu olarak dünyaya geldi. 17 yaşında Platon’un Atina’daki akademisinde Platon’un en parlak çömezlerinden biri oldu. Doğadaki tüm oluşumlara felsefik bir şüpheyle yaklaşan bu adam, daima görülenin ardında görülmesi gereken başka türlü şeyler olduğuna inanıyordu. Bu sebeple tüm hayatını varoluşun bilinmeyen derinliklerini keşfetmeye çalışarak geçirdi. Çoğu bilimsel çalışmasını diyaloglar yardımıyla aktarıyordu. Evdemos ya da Ruh Üzerine diyaloğunda, ruhla beden arasındaki bağları, doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının, tutsaklarına diri diri bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzeten Aristoteles, biçimin üç tür ruh barındırdığına inanırdı. Bunlar: hayvan ruhu, insan ruhu ve bitki ruhu idi. Bu üç tür ruhtan birinin olmamasının yaşamın tüm dengesini bozacağına inanıyordu. Aristoteles, kendisinden önceki ve sonraki düşünürlerin aksine, dünyadaki devinimleri yıldız ve gezegenlerin yönettiğini düşünüyordu. Ancak gökyüzü cisimlerini hareket ettiren bir şeylerin olduğuna kanaat getirdi. Buna İlk Devindirici ya da Tanrı diyordu. Antik Yunan’ın en görkemli düşünürlerinden biri olan Aristoteles ya da Aristo, Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser verdi ve her ne kadar bilimsel düşünceyi yaklaşık 200 yıllık bir durgunluğa uğrattıysa da günümüze ışık tutan yapıtları ile varoluşun sırlarını arayan insanoğlunun ilk adımlarından birini attı.

Gökyüzünün Ötesindeki Adam

Galileo Galilei

Bir gülle mi, yoksa bir kuş tüyü mü önce yere düşer? Eğer havasız bir ortamdalarsa ikisi de aynı anda yere düşeceklerdir. Nereden mi biliyoruz? Modern gözlemsel astronominin, modern fiziğin, bilimin ve modern bilimin atası ile tanışın. 15 Şubat 1564’te dönemin tanınmış müzisyenlerinden Vincenzo Galilei’nin oğlu olarak dünyaya gelen Galileo Galilei, insanoğlunu asla terk etmeyen merak ve şüphe duygusunu döneminin ağır baskılarına rağmen kucaklayarak, bizlere yaşamın keşfedilmeyi bekleyen sayfalarından birini açmış oldu. Tüm varlığını matematik çalışmalarında kaybeden babasının tüm ısrarlarına rağmen, kilise avizelerinin rüzgar ile salınmasını incelediği andan itibaren asla matematiğin ve hareket temelli fiziğin peşini bırakmayan Galileo, Copernicus’un öne sürdüğü güneş merkezli evren kuramını benimsemiş, hem yüzyıllardır hâkim olan Aristoteles akımından, hem de Kutsal Kitap’tan şüphe duyarak Orta Çağ’daki bilim anlayışında bir devrim yaratmıştır. Tabii, Kutsal Kitap’tan şüphe duyarak Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söylediğinde, kendisini idam sehpasına epey yakın bir pozisyonda buldu ve araştırmaya adayacağı birkaç sene daha kazanmak için “Görmedim, duymadım ve bilmiyorum” diyerek ölümden kıl payı kurtuldu. Hollandalı bir mucidin icat ettiği teleskobu bir arkadaşından aldığı mektuplar aracılığı ile öğrenen Galileo, 1610 yılında kendi becerilerini kullanarak, bir cismi 30 kez büyüten bir teleskop geliştirdi ve ilk iş olarak bu teleskopla hep merak ettiği yere, gökyüzünün ötesindeki bilinmeyen dünyaya çevirdi. Aynı yıl Mayıs ayında Sidereus Nuncius (Yıldız Habercisi) adlı kısa kitabında gözlemlerini yayınlayan bu cesur adam, kitabında Ay’ın yüzeyinde dağlar olduğunu, samanyolu galaksisinin küçük yıldızlardan oluştuğunu ve Jüpiter gezegeninin dört uydusu olduğunu söylüyordu. Eh, pek de haksız sayılmazdı. Ama yine aynı yılın Temmuz ayında, teleskobunu Satürn’e çevirdikten sonra, Satürn’ün halkasını gezegenin iki yanında iki ayrı parça olarak görüp, Satürn’ün üç parçadan oluştuğunu öne sürdü. Yine de denemeye değerdi elbette

Hiçbir Şeyi Yalnızca Görmek Yetmez

Leonardo di ser Piero da Vinci

Rönesans eğer bir insan ismi olsaydı kesinlikle Vinci’li Üstad Piero'nun oğlu Leonardo için biçilmiş kaftan olurdu. Döneminin ve milenyumun bir numaralı adamı olan Leonardo, evlilik dışı çocukların üniversiteye gidemediği bir ortamda, eğitimine, babasının, Leonardo’nun çizimlerini, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı olan Andrea del Verrocchio’ya vermesi ile başlar. Eğitimi süresince dönemin büyük sanatçılarıyla tanışma ve çalışma fırsatı bulan Piero’nun oğlu, daha sonra döneminin en önemli düşünürü, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamı olmak için kendi yolculuğuna çıkacaktı. Nesneleri ve canlıları diğer insanlardan çok farklı bir şekilde görebilen ve algılayabilen Leonardo’nun görsel hafızası da bugüne dek eşi benzeri görülmemiş bir örnek teşkil ediyor. Öyle ki, daha önce çizdiği icatlarından birini, dönemin önemli devlet adamlarından Giuliano de Medici ile geçirdikleri, pek de sevimli olmayan birkaç saat içerisinde birebir olarak yeniden çizdiği biliniyor. Merak ve şüphe dürtülerini, yetenekleriyle bir araya getirerek yaşamın tüm gizemlerini çözmeye adamış bir adamın, elbette yaşadığı dönemde fazlaca dikkat çekmesi ve güç sahipleri tarafından kullanılmak istemesi, Leonardo’nun döneminin çok ötesinde savaş teknolojileri ve stratejileri geliştirmesinde etkili oldu. Üstelik o günlerin yaygın akımı olan hümanizm görüşünü destekleyen bir aydın olmasına rağmen. İlk başlarda kendisini ressam olarak tanıtan Leonardo, bu yeteneğini geliştirebilmek adına için anatomi ve perspektif çalışmaları yapmış, bunun yanında yapı bilgisine ihtiyaç duyması sonucu, başta insan yapısı olmak üzere bazı canlıları içeren bir anatomi çalışması yürütmüştür. bu çalışmalarda "enjeksiyon tekniği" (dokular arasına kısa zamanda donan bir maddeyi zerk ederek, yapıyı tespit edip, onu en ince ayrıntısına kadar en doğru biçimde belirlemeye çalışma) uygulamaları sonucunda özellikle kalp, mide, çeşitli damar ve kasların yapılarını günümüze uygun olarak belirlemeyi başarmıştır. Leonardo, gördüğü her şeyin sırrını çizerek öğreniyordu. Örneğin, bir bebeğin anne karnındaki pozisyonunu, bir insan kadavrasına diseksiyon yapmadan, yalnızca inekleri inceleyerek belirlemiş ve doğru sonuca ulaşmıştır. Çünkü o, herkesin gördüklerinin ötesinde, dokuların ve maddelerin gerçek formunun derinliğini görmeye çalışıyordu.

İnsanoğlunun Geleceği Onun Zihninde Filizlendi

Nikola Tesla

Eğer, bu satırları okuduğunuz anda kafanızı kaldırıp televizyonunuzun uzaktan kumandasına, telefonunuzu şarj eden kabloya ya da mutfakta ısınmakta olan su ısıtıcınıza bakarsanız, satırların geri kalanını okurken yürekten teşekkür etmek istediğiniz biri olacak: Sırp kökenli, beş çocuklu Tesla ailesinin ikinci büyük oğlu, Nikola Tesla… Onun ismini okuduğunuz okuldaki ders kitaplarında belki de nadiren gördünüz. Ama bugün, hayatınızı kolaylaştıran her türlü elektronik aletin temelinde onun imzası yatıyor. Çünkü o daima, ticari kaygılardan, şan, şöhret gibi insanoğlunun maddesel avuntularından ve yeni bir icat üretmek için gerekmediği müddetçe paradan ve paranın getirdiği güçten arınmış, insanoğlunun geleceğini bambaşka bir boyuta taşımak isteyen biriydi. Çalkantılı yaşantısı, psikolojik travmaları ve bu travmaların hayatına yansıyan tüm izleri, onu Nikola Tesla yapan detaylar olsa da, bu detaylar, onun beş parasız bir şekilde, bir otel odasında yalnız ölmesini hazırlayan faktörler olmuştu. Girdiği hiçbir üniversiteden mezun olamayan sorunlu bir gencin, Paris’teki bir telefon şirketinde başlayan macerası, bir tavsiye mektubuyla, geceyi gündüze çeviren adam olarak bilinen, akkor ampulün mucidi Thomas Edison’un şirketinde geçirdiği kısa ve ihanet dolu bir sürenin ardından, kendisini intikam ve ideallerle harmanlanmış bir yolda bulmasıyla devam edecekti. Thomas Edison’ın icadı olan doğru akım teknolojisini, kısa sürede geliştirdiği alternatif akımla yerle bir eden Tesla, her ne kadar intikamını fazlasıyla almış olsa da, bununla yetinmedi ve insanoğlunun geleceğini hazırlayan projeler hazırlamaya devam etti. Geliştirdiği alternatif akım teknolojisini bir adım öteye taşıyarak kablosuz enerji iletimini icat etti ve bu teknolojiyle 1 mil uzaklıktaki bir ampulü yakmayı da başardı. Fakat bu projeyi dönemin oldukça zengin olan elektrik yatırımcılarından J.P. Morgan’a sunduğunda işler beklediği gibi gitmedi. Çünkü, kablosuz elektrik iletimi, dünyanın neresinde olursanız olun, elektriği bedava kullanabileceğiniz anlamına geliyordu ve bu, J.P. Morgan’ın hiç hoşuna gitmemişti. Yeterli finansmanı sağlayamayan Tesla, bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldı ve çalışmalarını daha da geniş bir yelpazede devam ettirmeye karar verdi. Fosil yakıtların, insanoğlunun enerji ihtiyacı için, çevresel açıdan zararlı ve tükenebilir olmasından ötürü yanlış bir tercih olduğunu ön gören Tesla, bunun yerine çevreci ve fosil yakıtlara bağımlı olmayan projeler üstünde çalıştı. Önceki projeleri gibi bu projeleri de “Fazla ütopik” oldukları gerekçesiyle dikkate alınmadı ve üstüne üstlük, Tesla’nın bir deli olduğu üzerindeki iddiaları da oldukça kuvvetlendirdi. Ömrünün son yıllarında gittikçe karanlıklaşan zihninin ürettiği projeler halen gün yüzüne çıkmış değil. Fakat, onun olaylara, nesnelere ve geleceğe olan bakış açısının ürettiği fikirler, günümüzde neredeyse her gün onu haklı çıkarırcasına uygulanmaya devam ediyor.

Tüm Dünya Bir Sahnedir

William Shakespeare

Tiyatronun temellerinin edebiyattan geçtiğini söylemek çok da doğru olmaz. Ama edebiyatın uçsuz bucaksız derinliğinin tiyatroyu yeniden doğurduğunu söyleyebiliriz. Bunu gerçekten layığıyla yapabilmiş, bir devri değiştirmekle kalmayıp, ölümlü ruhunun yetişemeyeceği uzaklıktaki yılları da duyulmamış, görülmemiş desenleriyle süsleyen, spekülatif ve oldukça magazinsel bir çift göze odaklanıyoruz şimdi: William Shakespeare… Kendisinin gerçek doğum günü bilinmemekle birlikte, kendisi hakkında biyografi yazmaya meraklı insanlar tarafından iddia edilen birden fazla doğum günü var. Dönemin başarılı evliliklerinden biri olarak sayılabilecek, Snitterfield’lı Belediye Meclisi Üyesi ve eşya tüccarı John Shakespeare ve varlıklı, toprak sahibi bir çiftçinin kızı Mary Arden’ın oğlu olarak dünyaya geldiği 1564 yılında vaftiz edildiği sırada kimsenin William Shakespeare hakkında, tutkuya, aşka, ihanete, ihtirasa ve dünyanın dengelerinin insanı nasıl değiştirdiğine dair olan bakış açısından haberi yoktu. Bugün hâlâ, Shakespeare hakkında net bilgiler içeren hikâyeler duymak mümkün değil. Onun en büyük özelliği, dünyayı gerçekten de bir tiyatro sahnesi gibi görmesi ve sosyal olguları bu ölçekte değerlendirerek yaşamasıydı. Bu bambaşka bir perspektif gerektiren bir meziyettir ki, doğuştan olduğunu söylemek ne kadar doğru olmazsa, olmadığını söylemek de o kadar doğru olur. Hayatı gerçekten bir tiyatro sahnesi gibi çözümleyen Shakespeare, çoğu zaman kişi tahlillerinde oldukça başarılı sonuçlar yakalıyordu. Öyle ki, bunu bir güç olarak kullanmaktan hiç çekinmedi. Yazdığı oyunlarla pek çok kişiyi seyircisinin önünde isterse yüceltebiliyor, isterse utandırabiliyordu. Yaptığı başarılı olay, olgu ve kişilik tahlillerini doğru kelimelerle süslediği anda bir keskin nişancıya dönüşen Shakespeare, kalemin kılıçtan keskin olduğunu sayısız kez ispat etti. Elbette yalnızca bir güç değildi bu. Kendi içinde yaşadığı aşkları, ihanetleri, sevgiyi, sevgisizliği, kısacası hayatın içinde, insanın kendi benliğiyle yaşadığı tüm olayları da döktü kağıda. Hayatın içinde başka bir projeksiyon yarattı ve gösterdikleriyle tüm insanlığı derinden etkileyerek, köklü bir değişimin fitilini ateşledi. İster yetenek deyin, ister azim ve başarı. O her ne olursa olsun, hayata kimsenin bakamadığı bir yerden bakabildi. Ve perde kapanır…

Müziğin Ruhunu Eğitmek

Wolfgang Amadeus Mozart

Tam adıyla Wolfgangus Theophilius Johannes Chrysostomus Mozart, müziğin limitlerini yaşadığı çağın çok çok ötesine taşıyan ve bunu 5 yaşından itibaren yapmaya başlamış bir adamdı. Neredeyse müziğin her türünde eserler veren Mozart, bazı söylentilere göre bu kadar büyük bir usta olacağını, henüz 6 yaşında gözleri kapalı vaziyette ve elleri çapraz bir şekilde piyano çalabiliyorken göstermişti. Duyduğu her müziği, o an, bir daha hafızasından çıkmamak üzere yazabiliyordu. Senfoni, opera, solo konçerto, oda orkestrası, yaylı kuartet, yaylı kentet ve piyano sonatları gibi hali hazırdaki türleri başarıyla icra edebilirken, kendi zamanını başlatmak için piyano konçertosunu tek başına geliştirdi ve bu tür kısa zamanda popülarite kazanmayı başardı. Londra ve İtalya'da galant tarzı o dönemde oldukça popülerdi. Basit, hafif müzik, sesin yavaşlamasına bir tutku, vurgulara önem veren, hakim ve ana notanın üstündeki dördüncü ve altındaki notayı çıkartarak, simetrik cümlelerle ve açık bir mimari sundu. Bu tarzın etrafında gelişen klasik müzik, Barok'un komplike tarzına bir tepkiydi. Onun müziği tamamen kavramasının ardından gelen devrim isteği, müziğe bakış açısının ve müziği görüşünün mükemmel uyumuna ortak oldu ve ilk çalışmalarının ardından da bu uyumun ilk ürünlerini dinleyicilerine sundu. Gördüğü her hangi bir şeyi notalarla betimleyebilen Mozart, ölümüne dek verdiği çalışmalarıyla pek çok ünlü bestekâr ve müzisyene de rol model olmayı başardı. Bunlardan biri de Ludwig van Beethoven’dı. Beethoven, Mozart'ı birçok kez kendisine örnek olarak almıştır. Örnek olarak, Beethoven'in Sol majör 4. Piyano Konçertosu Mozart'ın Do majör Piyano Konçertosuna (K.503) bir göstergedir. Beethoven'ın apartmanında öğrencilerinden birine, Mozart'ın Do majör kuartetini (K.464) gösterip "Ah, ne eser. Bu, Mozart'ın 'İşte benim yapabileceğim bu, dinleyebilecek kulakların olsaydı!' demesidir." demiştir. Buna ek olarak Mozart, Frédéric Chopin, Franz Schubert, Peter İlyiç Çaykovski, Robert Schumann ve birçok besteci tarafından en iyi olarak gösterilmiştir. Hatta Frédéric Chopin, cenazesinde kendi yazdığı cenaze müziğini değil Mozart'ın Requiem'inin çalınmasını istemiştir. Mozart, popüler müzik için de bir ilham kaynağı olarak kalmıştır. Belki kulağa gülünç gelebilir ama Jazz'dan, Rock'a, hatta Heavy Metal'e kadar… Bugün, pek çok konservatuar öğrencisi temel eğitimlerini Mozart eserleriyle almaktadır. Fakat, Mozart’ı gerçekten anlamak için, önce onun dünyayı nasıl gördüğünü kavramak önemli…

PABLO DİEGO JOSÉ FRANCİSCO DE PAULA JUAN NEPOMUCENO MARÍA DE LOS REMEDİOS CİPRİANO DE LA SANTÍSİMA TRİNİDAD RUİZ Y PİCASSO

Sizleri, 100.000 baskı, 34.000 kitap resmi, 300 heykel ve sayısız çizim ve seramikle sanat tarihinin en üretken ve muhtemelen en uzun isme sahip olan sanatçısıyla tanıştıralım. Çocukluğundan itibaren, gördüğü objeleri öz filtresindeki imgelerle çoğu yaşıtından farklı bir şekilde, göze çarpan bir şekilde resmeden ve temel sanat disiplinini kısa sürede elde eden küçük Pablo, bu kulvardaki hızlı çıkışını, ressam ve resim öğretmeni olan babasına borçluydu. Çoğu sanat düşkününün zaman makinesi arayışlarının başlıca sebeplerinden biri olan Barcelona Güzel Sanatlar Okulu’nun 1895 sezonunda elindeki eşsiz yeteneklerle derslere başlamasından sonra eserlerinin İspanyol bir dergi olan Juventut’da yayınlanması da çok uzun sürmedi. Picasso’nun özgün perspektifi 1907-1914 yılları arasında kendini göstermeye başladı ve onu remarke isimlerden biri haline getiren en önemli dönem bu dönem oldu. Bu dönemde yaptığı resimlerde objelere, imgelere, olaylara ve olgulara daha önce hiçbir sanatçının yaklaşmadığı gibi yaklaştı ve Georges Braque ile birlikte Kübizm akımının temellerini attı. Bu dönemde verdiği eserleri incelerken anlatmak istediği pek çok şeyin birden fazla subliminal anlatı içerdiğini hepimiz görmüşüzdür. Anlatmak istedikleri yalnızca eserlerinde işlediği birden fazla anlatının doğru şekilde bir araya getirilmesiyle bir bütün olarak anlaşılabilir. Yani bir anlamda Picasso, sahip olduğu olağandışı perspektifiyle sizi kendi görüşüne çeker ve eserinde anlatmak istediğini birinci gözden görmenizi sağlar.