MEZOPOTAMYA'DAN DÜNYAYA BİR ARMAĞAN: FAZIL SAY


Fazıl Say, aidiyet hissettiği toprakları insanlara klasik müzik yoluyla anlatan, eşsiz bir sanatçı. Medeniyetin beşiğinden dünyaya seslenen sanatçı, uluslararası alanda da dehasını kanıtlamış, sanatı bir araç olarak kullanmaktan öte ruhuyla sanatı bütünleştiren ve sanat dünyasına katkıları açıkça görülebilen bir yolcu. Üretkenliğin tepesinde, her ürettiğinde kendi sınırlarını zorlayan sanatçı, doğru olduğunu düşündüğü mesajları da gerek sanatıyla gerekse eylemleriyle ifade etmekten kaçınmıyor. Klasik müziği olduğu gibi ele almayı kabul etmiyor, yeni enstrümanlar, yeni teknikler katarak canlı performanslarını farklı bir dünyadaymışçasına yaşatıyor. Bu dünya öyle bir dünya ki içinde nostaljiyi, saygıyı, evreni, yaşamı ve ölümü barındırıyor. 
Ankara’dan Dünyaya
Tartışmasız Türkiye’nin en ilginç tarihlerinden biri olan 1970 yılında eczacı bir annenin, yazar ve müzikolog bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Bebeklik dönemin dudağın oluşan bir yarık var ve bu yarık Fazıl Say’ın benliğini tanımasına, kaderinin çizilmesine neden olmuş olabilir. Bu yarık münasebetiyle doktoru üflemeli çalgı çalmasını tavsiye eder ve Fazıl Say müziğe ilk dokunuşunu melodika ile yapar. Piyanoya ilk dokunuşu ise henüz dört yaşındayken gerçekleşir. Doğduğu şehir Ankara’da konservatuara özel bir statüyle, üstün yetenekli çocuklar statüsüyle girdi. İlk eserini 1984 yılında, 14 yaşında besteledi. 1987 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’ndan mezun olan Say, çalışmalarını Düsseldorf Müzik Yüksek Okulunda burslu olarak sürdürdü. 1991 yılında konçerto solisti diplomasını almasının ardından 1 sene sonra Berlin Tasarım Sanatları ve Müzik Akademisi’nde piyano ve oda müziği öğretmenliğine getirildi.
Önce 1994'te “Genç Konser Solistleri Avrupa” yarışmasında birincilik kazandı, daha sonra 1995'te New York'ta yapılan kıtalararası yarışmanın da birincisi olunca uluslar arası konserlerine başladı. Bu yıllarda yurtdışında aldığı eğitimler ve yaşadığı kentlerin, Dünya vatandaşı olmasına büyük katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Bu yıllardan sonra üretkenliği her sene artarak devam etti. Bu yıllarda ortaya çıkardığı eserler arasında, Nazım ve Metin Altıok Ağıtı başlıklı oratoryolar, 4 piyano konçertosu, Zürih Üniversitesi'nin siparişi üzerine Albert Einstein’ın anısına yazdığı orkestra eseri, Wolfgang Amadeus Mozart'ın 250. doğum yılında Viyana'daki kutlama komitesinin siparişi dolayısıyla bestelenen “Patara“ adlı bale müziği ve dahası var…
Fazıl Say kariyeri boyunca sayısız eser çaldı, sayısız kişinin ruhuna dokundu. New York Filarmoni, St. Petersburg Filarmoni, Amsterdam Concertgebouw, Viyana Filarmoni, Çek Filarmoni, İsrail Filarmoni, Fransa Ulusal Orkestrası, Tokyo Senfoni gibi orkestralar eşliğinde konserlerde sanatını icra etti. Sanat alanında başarılarının yanı sıra 2008 yılında Avrupa Birliği tarafından "Kültür Elçisi" unvanıyla görevlendirildi. Kendi sınırlarını zorladığı ilk senfonisini ‘İstanbul’u 2009 yılında, 2011 yılında ikinci senfonisi ‘Mezopotamya’yı, 2012 yılında ise üçüncü senfonisi ‘Evren’i bestelemiştir.

İstanbul, Senfoni No.1

İstanbul senfonisi, Fazıl Say’ın sözleriyle kendi sınırlarını zorladığı bir eser. Yedi ayrı bölümden oluşan bu senfoni geçmişten günümüze İstanbul ruhunu müzikal anlamda dünyaya tanıtmaktadır. İstanbul Senfonisi, hayallere dalmanın senfonisidir. Bu hayal, denizden gelen bir dalga sesiyle başlar. “Nostalji” adlı ilk bölümde ansızın Orhan Veli’den, Nazım Hikmet’ten duyduğumuz İstanbul hayalinde yaşamaya başlarız. Hicaz makamıyla, kanun ve neyin mistik tınılarıyla girdiğimiz bu nostalji hayali tarifi imkânsız duygulara sürükler insanı. Farkına varmadan 1940’lar İstanbul’undan 1453 İstanbul’u, Fatih’in İstanbul’una yolculuğa başlamışızdır. Çağı açıp, çağ kapatan bu muazzam savaşı iliklerimize kadar yaşatır... Öyle ki bir etki ki bu, devasa orkestranın içerisinde ki çalgılar bile birbirleriyle savaşmaya başlar. Hicaz makamının tekrar başlamasıyla savaştan çıktığımızı anlarız ve nostalji bölümü biter, “Tarikat” bölümüne gireriz. İstanbul tarihi dediğimiz de önemi yadsınamayacak kurumlardır tarikatlar. Bu önemli tarikatların ayin gecelerini bize yaşatmaya çalışır Fazıl Say ve orkestra, karanlık ve ritmik bir tınıyla tarikatların hayatımızdan çıkışını da resmeder. Senfoninin 3. Bölümü ‘ Sultan Ahmet Camii’. Orkestra bu bölümde bizi Dünya’dan arındırır ve uhrevi bir yolculuğa çıkartır. Dördüncü bölüm, Dünya’nın en büyük metropollerinden biri olan İstanbul’un, en uç farklılıklarının beraber huzur içinde yaşadığı “Adalar” bölgesini konu alır. İstanbul tarihi boyunca var olmuş bütün farklı unsurların beraber yaşadığı bu bölgeye yapılan bir vapur yolculuğu konu edinilir. Dört genç kızın, yakışıklı bir kanuncuya karşı yaptıkları kurları ve cırcırlığını ortaya koyan bir kurguyla bestelenmiş bu bölümü dinlerken içimiz anlamsız bir huzur ve mutlulukla dolup taşar. O vapurun içinde yolculuk hülyasına dalar, tenimizde ılık rüzgârları hissederiz… Beşinci bölüme geçtiğimiz zaman kendimizi Haydarpaşa’dan kalkmış, dünyaya doğru giden bir trenin içinde buluveririz. Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı eseri adeta müzikal bir forma dönüşmüş, beynimize misafirliğe gelmiş gibi hissettirir bu bölüm bize… Altıncı bölüm ise “Âlem Gecesi”dir. Ney çalgısının o insanın içine işleyen tınısıyla felekten bir gece yaşıyormuş hissi verir bize. Kendimizi bir İstanbul gece eğlencesinin içerisinde buluruz. Bu kadar güzelliğin üst üste gelmesinin ardından son bölüm belki de biraz ağır gelecek, bu ağırlık ya hayallerden uyanıp gerçekle yüzleşmemiz yüzünden, ya da bize hatırlattıkları yüzünden. 15 milyon nüfuslu, kaosla beslenen, trafiği, fabrikaları ve çevre kirliliğiyle günümüz İstanbul’una döndürür bizi orkestra. Rüyalardan bu şekilde uyanırız…

Mezopotamya, Senfoni No.2


Bu senfoni Fazıl Say’ın ifadesiyle “Farklı boyutlara geçiş yaptığım, İstanbul senfonisinde edindiğim tecrübeyle ortaya çıkardığım, başyapıtım.” Bu ifadenin ardından bizlere söz söylemek düşmez efendim. İstanbul senfonisinde daldığımız güzel hayalin tersine, Mezopotamya senfonisi bize yaşamı, ölümü, acıyı ve tarihi sunar. “Ölüm Kültürü” adıyla anılan günümüz Orta Doğusunun gerçekliğini yüzümüze çarpar. Artık bir şehri anlatmaktan, bir bölgeyi anlatmaya geçiş yapılmıştır. Tarih boyunca bu topraklarda büyük önem taşıyan, Güneş’i, Ay’ı, Fırat’ı ve Dicle’yi anlatır ve yaşatır. Mezopotamya’da Güneş’e tarih boyunca tapılmış, Ay’dan korkulmuştur. Ay romantiktir fakat ürkünçtür de. Bunu bize oldukça etkili bir yolla hissettirir orkestra. Dicle ve Fırat bölümüne geçer. Bu topraklarda insanlara can vermiş, hayat bahşetmiş bu iki nehir, müzikal anlamda zıtlıklarla sunulur bize. Ölüm kültürü, Melodram, Savaş isimli bölümler orkestranın şaha kalktığı, dinleyenleri Anadolu ve Ortadoğu’ya doğru zaman kavramından bağımsız bir yolculuğa çıkardığı bölümlerdir. Tarihi, acıyı, yaşamı ve ölümü deneyimlediğimiz bu bölümler, senfoninin son bölümü olan “Mezopotamya Ağıtı” ile ortaya tekrar çıkar ve büyük bir kaosla senfoninin sonunu getirir. İstanbul Senfonisinin aksine hayal dünyasına sokan değil, gerçeklerin daha gerçek olduğu bir senfonidir.

Evren, Senfoni No.3
Fazıl Say ilk olarak İstanbul Senfoni’sini, ikinci olarak Mezopotamya Senfoni’sini besteledi. Bu iki senfoni ait olduğu toprakları, yaşadığı dünyayı anlatmaktaydı. Evren senfonisi ise apayrı bir hikâyeyi, insanlığın tamamını ilgilendiren, büyüleyici bir gizeme sahip konuları temeline alıyor. Bilimsel verileri temel alarak, fantastik kurgular oluşturdu Fazıl Say. Bunu öyle bir biçimde müzikle işledi ki, ayaklarımızı yerden kesip ufkumuzu genişleten duygulara gark ettirdi. Birinci bölüm evrenin genişlemesini, son yüzyılın en büyük teorilerinden birini konu alıyor. ‘Big Bang’ kavramını işleyerek, 13,7 milyar yıl önce yaşanmış büyük patlamayı işitsel bir ziyafetle dinleyicilere sunuyor. İkinci bölüm güzelliğin, dişiliğin sembolü Venüs. Güneş sistemindeki diğer gezegenlere göre büyük farklılıklara sahip, 800 dereceden daha yüksek bir sıcaklıkla kavrulan bir gezegen. Bir teoriye göre milyarlarca yıl önce Dünya ve Venüs çarpışmış, uydumuz Ay bu çarpışmanın sonucu olarak ortaya çıkmış. Venüs’te geçmişte bir yaşam olabileceği ve bu yaşamın bu çarpışmayla beraber son bulduğu teorisi Fazıl Say’ın ilgisini çekti ve bu konuyu fantezileştirerek besteledi. Öyle ki bu bölüm o çarpışmadan önceki son anlarda Venüslülerin ruh hallerini anlayıp, yaşamamız içindi. Üçüncü bölüm Güneş sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter’i konu alır. Jüpiter devasa boyuttaki fırtınalara ev sahipliği eder ve bu bölümün ilhamı bu fırtınalardır. Bu fırtınaları anlatış biçimi, ufkumuzu sarsacak güzellikte. Jüpiter’den sonra Güneş Sistemi’nden çıkış yapıp Evren’in karanlığına doğru bir yolculuğa başlıyoruz. İnsanoğlunun en çok merak ettiği sorulardan biri olan “Uzayda bizden başka canlı var mı?” Fazıl Say’ın da ilgisini çekecekti tabi. Dünya’ya en çok benzeyen Gliese 581 g gezegeni Evren’e doğru yapılan yolculukta ilk durağımız. Dünya’ya çok benzemesi, yaşamın oluşmasına sağlayabilecek koşullara uygunluğu nedeniyle Gliese gezegenine ait canlıların müziğini bize sunan dördüncü bölüm, daha önce hiç kullanılmamış enstrümanlara ev sahipliği etmekte. Gliese’den ayrılıp Evren’in merkezine doğru devam ediyoruz, yeni gezegen ve güneş sistemleri oluşmasına kaynaklık eden olaylardan biri olan “Supernova” bir diğer adıyla yıldız patlamalarına yaklaşıyoruz, bu patlamaların görkemine kapılıp çokta yaklaşmamak gerek, devasa patlamalar ortaya çıkar bu dönemlerde. Bize görkemli ve devasa patlamaların merkezinde olanları anlatan beşinci bölüm, yaşadığınız en garip, en farklı müzikal deneyimlerden biri olacak. Bu eşsiz senfoninin ve Evren yolculuğundaki son durağı “Karanlık Madde”dir. Evren’in her yerinde bulunan karanlık maddelerin, nasıl yoktan var olduğumuzu anlamamızı sağlayacağını ümit ediyoruz. Fazıl Say ve orkestra bizi böyle bir Evren yolculuğuna müzikal formla çıkarmakta…

 


Senfoniler

  • 2009 İstanbul Symphony /Opus 28
  • 2011 Symphony No2 “Mesopotamia” for extra large orchestra / Opus 38
  • 2012 3. Symphony “Universe” / Opus 43