DÜŞLERİ TUVAL OLAN ADAM: SALVADOR DALİ


Ressam, illüstratör, heykeltıraş, tasarımcı, senarist ve bir aşık Salvador Dali... O bilinçaltına dalıp düşlerini, korkularını ve aşkını su yüzüne çıkaran, saatleri eğip büken, zürafaları yakan, filleri incecik bacaklarla yürüten bir rüya anlatıcısı.

Salvador Dali ününü sürrealizmin akıllarda kalan yegâne temsilcisi olmasına değil, attığı her adımın, söylediği her sözün, hatta tüm yaşamının “gerçek üstü” olmasına borçlu. Amacı ise -sanıldığının aksine- asi değil, farklı olmak. Bu yüzden de dikkat çekici bıyığını, kimse onu fark etmeden yanından geçip gitmesin diye bıraktığını söylüyor.

Dali’nin farklı olma isteğinin kaynağı çocukluğuna kadar uzanıyor. 1904’de İspanya’nın Figueras kasabasında doğan ressam, babası ve abisinden sonra ailenin üçüncü Salvador’u. Abisinin ölümünden tam dokuz ay on gün sonra doğduğu ve ona ikizi kadar benzediği için ailesi Dali’nin ilk çocuklarının reenkarnasyonu olduğuna inanıyordu. İkinci oğullarını da kaybetmekten korktukları için evin hakimiyeti Salvador’a teslim edilmişti. O da bunu kullanıyor, histeri krizlerine giriyor, imparator kıyafetleriyle dolaşıyordu. Bunlar, kimliğini sorgulayan Salvador’un hayatı boyunca hissedeceği farklı olma arzusunun ilk kıvılcımlarıydı. Öte yandan, abisinin ölümünden dolayı suçluluk duyuyor, kendisi canlıyken, onun çürüyüp yok olduğu hissine kapılıyordu. Bu duygu sonraları sanatına tiksinme ve yitip gitmeyi simgeleyen böcekleri, ölüleri, uzuvları eksik bedenleri ve daha birçok rahatsız edici unsuru taşıdı. Bu yüzden, “resim yapmak kişiliğimin yalnızca ufak bir parçasıdır” diyerek, içinde psikanalizi barındıran, gerçekliğin kişisel yorumunu içeren sürrealizme ilgi duymaya başladı.

Küçük yaşta resme olan yeteneğiyle dikkat çeken Dali, on yaşında Hasta Çocuk adlı ilk oto portresini yapmış, yirmili yaşlarına gelmeden Rönesans, realizm, empresyonizm ve fütürizmle tanışmıştı. Akademide öğrenciyken, kataloglardan gördüğü kübist eserlerden etkilenerek resmettiği eserlerle sükse yaptı. Bu akım Madrid’de henüz bilinmediğinden, Dali’nin farklılık arayışını tatmin etmişti.

Sanatçı kısa zamanda Madrid, Barcelona ve Pittsburgh’daki sergilerle adını duyurdu. Entelektüel çevresi de genişliyordu. Yönetmen ve senarist Luis Buñuel’in yanı sıra şair, oyun yazarı, ressam ve müzisyen Federico García Lorca ile tanıştı.

Yalnız sanata yaklaşımı değil, fiziksel görünümüyle de farklılaşmaya başlamıştı. 17. yüzyıl ressamlarından Velázquez’e öykünerek, kendisiyle özdeşleşen bıyıklarını bıraktı.

Özgüveni daha da artan Dali, onu sınava tabi tutacak kişilerden daha bilgili olduğunu iddia ettiği için okuldan atıldı. Bir süre sonra sürrealizmin estetik yansımalarını taşıyan Picasso ile yolları kesişti ve onun etkisiyle eserlerinde kübizm ve dadaizm daha hissedilir oldu. Ancak Dali yalnızca yıkmayı değil, devrimlerin özünde var alan yıkıp yeniden inşa etmeyi arzuluyordu. “Sürrealizm yıkıcıdır, fakat yıktığı şey vizyonumuzu kısıtlayan kelepçelerdir” diyerek estetik ve form arayışını sürdürdü.

Yirmi beş yaşına geldiğinde hayatının dönüm noktası olabilecek üç olay yaşadı. Birincisi Buñuel ile birlikte, bir gözün usturayla kesildiği sahnesiyle hafızalara kazınan Bir Endülüs Köpeği adlı sürrealist filmi çekmesiydi. O dönemde sürrealizmin babası André Breton’un grubuna katılarak sürreal bir sanatçı olarak daha bir kabul gördü. Üçüncü ve en önemli dönüm noktası ise grup öncülerinden Paul Éluard’ın eşi Helena’ya taparcasına aşık olmasıydı. Evlilikle sonuçlanan bu aşk, Dali’ye hayat arkadaşının ötesinde, esin kaynağı, model ve bir menajer kazandıracaktı. Eşine “Gala” diye hitap eden Dali, onu defalarca resim ve heykel çalışmalarının süjesi yaptı.

Sürrealizmi fırçasında daha ustalıkla yansıtan Dali, onu dünyaya tanıtan Belleğin Azmi adlı eserini bitirdiğinde yalnızca 27 yaşındaydı. Kumsalda eriyen cep saatlerini resmettiği eseri, yalnızca zamanın katı gerçekliğini eleştirmiyordu. Freudyen kavramlardan esinlenen asıl tema, bilinç açıkken bir anlam ifade eden zaman, saat gibi insan icatlarının, bilinçaltında -rüyadayken- etkisini nasıl yitirdiği idi. Dali sürrealizmin sembolü olan bu tabloyu, sıcakta eriyen peynirden esinlenerek yaptığını söylemişti.

Görünmeyen Adam, Paranoyak Yüz, Başı Bulutlarla Dolu Adam ve Sonsuz Muamma gibi eserlerinde iyice ifşa ettiği kişisel yaklaşıma “Eleştirel Paranoya” adını verdi. “Bilinçaltının buyruklarını, hayallerini, uykuda gelen imge ve görüntüleri mümkün olduğunca esasa dokunmadan ve yargılamadan kaydeden bir otomattan ibaretim” dediği bu yaklaşımda bilinçli bir tercih vardı. Gerçekliğin dışında kullandığı tüm o imgelerini deli olduğu için değil, ruh hastalığının ya da esrikliğin dışavurumları olduğu için seçti. Dali tam da bu yüzden ona deli diyenlere “Benimle deliler arasındaki tek fark, benim deli olmadığımdır” demişti.

Dali yenileniyor

Dali’nin şansı Amerika’da da yaver gitti ve eşinin de desteğiyle New York’ta ilk kişisel sergisini açtı. Bunu yine Amerika ve Avrupa’da birçok sergi izledi. Ancak İspanya İç Savaşı sırasında faşist Franco yönetimine yakın durduğu, ideolojik açıdan kendileriyle ters düştüğü, para ve şöhret düşkünü olduğu iddialarıyla Sürrealistler, estetikten ziyade siyasi sebeplerle onu aforoz etti. Bu ithamlarda gerçeklik payı olmasına rağmen, onun umurunda bile değildi. “Sürrealizm benim” diyerek bunu dile getiren Dali, Belleğin Azmi ve Büyük Mastürbatör gibi eserleriyle kendine özgü tarzını dünyanın saygın sanat çevrelerine çoktan kabul ettirmişti.

Benliğin derinliklerine fazlasıyla ilgi duyan Dali 1938’de psikanalizde çığır açan, bilinçaltı teorileriyle dünyayı sarsan Freud iletanıştı. İçgüdüsel olarak bilinçaltını dışa vuran ressam, Freud’u ilk okuduğunda ihtiyacı olan temeli bulmuştu. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünen Dali, bu buluşmaya hayli önem verecek, Freud’un evinin önünde duran bir bisikletin üzerindeki salyangozu, muhteşem sarmal yapısıyla Freud’un kafasına, yani dehasına benzeterek, sembolizminin önemli bir parçası haline getirecekti.

Dali sembolizminin, birbiriyle ilişkisiz gibi görünen imgeleri birleştiren bir yapbozu andırdığı aşikâr. O nedenle, bilinçaltını dışa vurmak için Yanan Zürafa eserindeki gibi vücudundan yarı açık çekmeceler çıkan insan figürleri kullanması, ince uzun bacaklıfillerle gizli tutkular, güç ve hakimiyeti simgelemesi; yumurtayla İsa’nın dirilişini, önceki hayatı, rahim içini, saflık ve mükemmelliği sembolize etmesi hiç de şaşırtıcı değil.

Dali diğer sanat dallarında da kök salıyor

İkinci Dünya Savaşı çıkınca Gala ile birlikte sekiz yıl yaşadıkları Amerika’ya giden Dali, sergileriyle büyük ilgi gördü. Ne var ki şaşırtıcı kişiliğiyle bazen eserlerinin önüne geçen ressam, konuşmacı olduğu bir sergide sahneye dalgıç elbisesi, bilardo istekası ve iki kurt köpeği ile çıkarak hayli konuşuldu. Ancak yaptığı her şeyi sembolize eden Dali’nin asıl amacı şovdan ziyade dinleyenlerin bilinçaltlarına çıktığı yolculuğu resmetmekti.

Yeni Dünya macerası Dali’ye yeni ve farklı alanlarla uğraşma imkânı da verdi. Resimden sonra en çok ilgi duyduğu sinemaya kendini iyice kaptırdığı bu dönemde Charlie Chaplin ve Alfred Hitchcock gibi ustalarla tanıştı.

Dali’yi rüyaların ressamı olarak tanımlayan Hitchcock, Spellbound filmindeki rüya sahnelerini ona tasarlattı. Walt Disney’in Destiny filminde dekor çalışmaları yapan Dali, çeşitli tiyatro ve bale gösterileri için dekor ve kostüm de hazırladı.

Bununla yetinmeyen sanatçı, ünlü aktris Mae West’in dudaklarından esinlendiği koltuk, Istakoz Telefon gibi ilginç eşya tasarımları da yaptı. Bazı tablolarını ev eşyası olarak da yorumlayan Dali, bir tasarımında Çekmeceli Milo Venüs tablosundan esinlendi.

Moda ve mücevher tasarımına da merak salan Dali; Zamanın Gözü, Kraliyet Kalbi, Hayat Ağacı ve Belleğin Azmi gibi eserlerinde, düşlerini fırça yerine bu kez elmas, yakut, pırlanta, safir ve altınla gerçeğe dönüştürdü.

40’lı ve 50’li yıllar, Dali’nin nükleer mistisizm ve gelişen bilime olan tutkusunun had safhaya çıktığı bir dönemdi. Din, maneviyat, sezgi ve içe bakışın bileşimi olan mistisizmin yanı sıra deney ve gözlem yoluyla maddesel olguları sorgulayan bilimi, -tıpkı sürrealizm gibi- hayatın gizli kanunlarını açıklayan alanlar olarak görüyordu. Bilime ilgisi sayesinde tanıştığı Freud’dan sonra, Max Planck’ın kuantum teorisini araştırdı; Atomik Leda gibi eserlerin yaratım sürecinde matematikçi Prens Matila Ghyka ile çalıştı; atomun yapısını ortaya koyan Werner Heisenberg ve DNA’nın çifte sarmalını bulan James Watson’dan yararlandı. Neron’un Burnunun Yanında Maddenin Çözülmesi, Bir Kuğu Tüyünün Atom İçi Dengesi, Port Lligatlı Madonna, San Juan de la Cruz İsa’sı, Çarmıha Gerilme ve Son Akşam Yemeği bu dönemin gözde eserleri arasında yerini aldı.

60’lı ve 70’li yıllarda üç boyutlu bir uzay izlenimi sunmak için elle tutulabilir hissi yaratan stereoskopik ve holografik imgelerin yanı sıra optik yanılsamaları da tablolarına yansıttı.

80’ler ise Dali’nin klasizme dönüşüne sahne oldu. Elbette bu, Rönesans’ın altın oran yöntemini devam ettiren ama Dalivari bir klasizm yorumuydu. Michelangelo, Raphael ve Velázquez, Dali’nin fırça vuruşlarında tekrar hayat buldu.

Dali, kimliğini yansıtmak için kalemini de konuşturdu. 1919’da başladığı yazınsal üretimi, yaşamının son yıllarına dek devam etti; Salvador Dali’nin Gizli Yaşamı, Saklı Yüzler, Aşk ve Bellek, Mantıksızlığın Zaferi, Nasıl Dali Olunur, Gala’nın Akşam Yemeği, Gala’nın Şarapları gibi eserler verdi.

Yaşlılığında, ellerindeki titreme ve güçsüzlük yüzünden fırçayı tutmakta dahi zorlanan Dali, 84 senelik hayatının son döneminde, tutkuyla sevdiği eşinin de ölümüyle, yaşama sevincini kaybetti. Hatta eşiyle uzun yıllar yaşadığı Pubol Şatosu’nda yangın çıkararak intihar girişiminde bulundu. Yine de sanatından kopamayan ressam, ölümüne dek Gala-Dali Vakfı, ona bağlı Dali Tiyatro-Müzesi ve iki müze-evin hazırlıklarıyla uğraştı.

Kariyeri boyunca pek çok alanda binlerce esere imza atan Dali, 1989’daki ölümünden yıllar sonra bile kendine özgü anlatım biçimi, yenilikçiliği, sıra dışı kişiliği ve eşi Gala’ya duyduğu tutkulu aşkıyla hatırlanıyor.